Lüks bir yaşam biçimi mi? Gereksinim mi?

20 Kasım 2013 16:14

prens harry

Geçen gün bir moda dergisinde Prens Harry’nin bir fotoğrafını gördüm. Pek tabii golf oynuyordu. Ne de olsa ata sporu. Altındaki haberi okumadan çekilmiş fotoğraftaki bir detay dikkatimi çekti. Pantolonu… Prens Harry Docker’s pantolon giymişti.

Pınar  ÇAĞAN

Pınar ÇAĞAN

İnsanların tüketim ve lüks alışkanlıkları aslında içinde bulundukları coğrafyaya göre farklılıklar gösteriyor. Bir Fransız’ın lüks anlayışı ile bir Somalili’nin lüks anlayışı aynı olamazdı değil mi? Gereksinimler ve lüksler pek çoğumuza göre farklılık gösterirken, pek çoğumuz için lüksler salt gereksinim olabiliyor.

Bir araştırmaya göre, dünyada lükse 1 trilyon harcanmış ve %1’lik dilim Türkiye’nin. 1980lere oranlandığında lüks tüketimin ya da lüks tüketim alışkanlığının katlanarak arttığı görülüyor. Bu ülkedeki ekonomik refah seviyesinin arttığının bir göstergesi midir bilinmez ama öyle olduğunu ummak en azından kısa vadede umut verebilir.

Peki neden lüks tüketiliyor?

Aslında bu sorunun yanıtına ışık tutabilecek iki ana başlık var. İlki, tüketimin bir alışkanlık meselesi oluşu; ikincisi ise statü kaygısı…

Lüks tüketicisinin illa ki bankada milyar dolarları olması gerekmiyor. Kendini bildiğinden beri süre gelen alışkanlıkların bir şekilde devamını yaşatanlar aslında ilk grup tüketiciler. Bu gibi kişilerin tüketim davranışlarını etraflarındaki insanlar değil, geçmişleri, alışkanlıkları belirliyor. Çocukluğundan beri süregelmiş bir yaşam biçimi O’nun tüketim davranışı. Örneğin yağlıboya bir tablo O’nun için çok moda bir halıdan daha kıymetli olabilir. Bu yüzdendir ki müzayedelere katılış sebebi. Ya da O zaten hiç sentetik giymemiştir, ki zaten alışveriş yaptığı belli başlı yerler vardır oralarda da sentetikli ürünler satılmaz. O’nun çocukluğunda bindiği araba her zaman güvenliydi. Bu yüzdendir ki hep alışık olduğu markanın güvenilir aracını satın alır. O granül kahve içmez belki de, çünkü granül kahve, kahve çekirdeğinin öğütüldükten sonraki posasından elde edilir ve O çocukken evinde de yoktur. Onun annesi, hatta büyük annesi de piyano çalardı; tıpkı kendisi gibi. Bu yüzden piyano onun için üzerinde aile fotoğraflarının sergilendiği bir mobilya değil, enstrümandır. Evindeki tüm eşyaları yeni değildir belki ama evladiyeliktir. Elde işlenmiş ve paha biçilemezdir. Bu yüzden sorar mobilyacıya “el oyması mı?” diye. Ona alışıktır çünkü. Herkesin kullandığı ya da moda olan mücevherler onun için çekici değildir. Belki de bir tek taş ve beş taş yüzüğü yoktur da O’na özel tasarlanmış bir alyans mücevheri vardır. Seri üretimden pek haz etmez O. Bir kitabın ilk baskısına onlarca milyon sayabilir. Ya da bir saati yalnızca elde üretildiği için kasasında saklar. Tek bir dolmakalemle atar her gerekli yere imzasını ve mürekkebini İsviçre seyahatinden getirir.   Alışkanlıkları devam etsin yeter…

İkinci grup lüks tüketicisi ise artarak çoğalan statü ya da kabul görme kaygısı duyan tüketicilerdir. O, satın alınabilen her şeyin çok pahalı olmasını ister. Genellikle kendine bir rakip belirler ve mümkün olduğunca onunla yarışır. O, arabasının ne kadar güvenli olduğuyla çok fazla ilgilenmez, zaten emniyet kemeri yerine sinyali susturmak için “toka” takar. Ama O’nun arabası belki de memlekete yalnızca 3 tane gelmiş olanlardan biridir. Elbette ki güvenlidir ama önemli olan o değildir. O mobilyalarını en pahalı marka hangisiyse oradan ve mobilyacının showroomda sergilediği şekliyle alır ve evine de tam o şekilde yerleştirir. Bahçeli bir evi ama mümkünse bir de rezidansta bir dairesi olmalıdır. Birinde hafta içi diğerinde haftasonu ikamet edebilir örneğin. O şarabı asla karafta sunmaz. Çünkü şarabın adının ve ne kadar yıllanmış olduğunun etiketinin görülmesi gerekir. Hatta belki de onun Fransa’nın güneyinde yarım dönümlük bir üzüm bağı vardır. Ama yine de vardır. Yaz tatillerini O da diğeri gibi Saint Tropez’de geçirir. Ve fakat instagramda paylaşmak zorundalığını her daim hatırlar. Belki onun ipek gömleğinin içinde polyester de vardır. Ama o zaten bu konuya da uzaktır. O’nun (kadınsa) kaşıkçı elmasının kardeşi büyüklüğünde bir tektaşı ve hemen ardına taktığı bir beş taşı muhakkak vardır. Onlarla hamama da girer. Mümkünse onlar olmadan spor yapamaz. Pek tabii çocuklarının mezuniyet fotoğrafları da piyanonun üstündedir. Paris’e gittiğinde her akşam yemeğini Chateaubriand’da yer. Oysa Chateaubriand’a bilmez ki Fransızlar hiç gitmez…

Bu gibi tüketim davranışlarını uzatabiliriz elbette. Ancak lüks tüketimin iki ana tüketicisi arasındaki fark ne yazık ki bu kadar büyük. Üstelik bu dünyanın her yerinde de bu şekilde aşağı yukarı. Halbuki önemli olan farkındalık değil mi? Prens Harry’e gelince; sanırım kimseye kanıtlamak zorunda olduğu bir kılık meselesi yok zira o bir prens. Çuval da giyse…

 

Köşeyazısı

Related Posts

Comments are closed.

« »